Birisi sistemi yeniden yazabiliyorsa, dünyayı kurtarmanın ne anlama geldiğine kim karar verir?
Birbirine bağlı dijital sistemlere aşırı bağımlılığın riskleri nelerdir?
Bazen geleceği hayal ederken kendimi, adını belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bir insanı düşünürken buluyorum. Hiç görmeyeceğimiz bir odada oturuyor. Önündeki ekranda, milyonlarca insanın birbirinden ayrı şeyler olarak deneyimlediği sistemler var: para, elektrik, iletişim, ulaşım, kimlik. Bu tanıdık isimlerin altında bir yerlerde bağlantılar uzanıyor.
Bir düşünce benimle birlikte o odaya giriyor: Bir hacker dünyayı yıkabilir ya da kurtarabilir.
Bunu, üzerinde düşünmeye değer bir ihtimal olarak söylüyorum. Hiç kimse medeniyetin bütün kapılarını açan evrensel bir anahtara sahip değil. Yine de hayatımızın giderek daha büyük bir bölümünü birbirine bağlı sistemler üzerinden düzenledikçe, bu sistemleri etkileme yeteneği çok az insanın elinde toplandığında neler olabileceğini daha ciddiyetle düşünmemiz gerekiyor.
Fiziksel cepheler ortadan kalkmadı. İnsanlar hâlâ fiziksel şiddet yüzünden evlerini ve hayatlarını kaybediyor. Fakat bir çatışma, toplumu ayakta tutan sistemlerin içinden de geçebilir. Bir ekran üzerinden yapılan müdahale, o ekranı hiç görmeyecek bir insanın hayatında sonuç doğurabilir.
“Dünya” derken yarın sabah yerli yerinde bulacağımıza güvendiğimiz gündelik işleyişi kastediyorum. Gerçekleşen ödemeyi. Doğru kişiye ait sağlık kaydını. Yerine ulaşan mesajı. Uydurulmuş bir şeyden hâlâ ayırt edebildiğimiz kanıtı.
Gündelik hayatın büyük bir bölümü bu sessiz beklentiye dayanıyor.
Ben de buna isteyerek katılıyorum. Daha az adım, daha hızlı cevap, daha az uğraş istiyorum. İşlerimi tek bir yerden yönetebilmek hoşuma gidiyor. Bir sistem benim yerime bir şeyi hatırladığında memnun oluyorum. Zor bir işi kolaylaştırdığında, kendi yeteneklerimin hangi bölümünü kullanmayı bırakıyor olabileceğimi sormak için nadiren duruyorum.
Sonra başka bir soru araya giriyor: Bir gün bağlantı kesildiğinde yalnızca hizmet mi kaybolacak, yoksa o hizmet olmadan davranabilme yeteneğim de mi?
Aradaki farkı, küçük ve rahatsız edici ayrıntılarda hayal edebiliyorum. Navigasyon hizmeti çalışmıyor ve kendi şehrimde onu öğrenmeden dolaşmış olduğumu fark ediyorum. Bir hesaba erişemiyorum ve kim olduğumu kanıtlamamı sağlayan belgeler, tam da kaybettiğim o erişimin arkasında duruyor. Otomatik bir öneri gelmiyor ve böyle bir kararı en son ne zaman kendi başıma düşünüp verdiğimi hatırlamaya çalışıyorum. Bunların hiçbiri, her şeyi ezberlememiz ya da yararlı araçlardan vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. İnsan hayatı her zaman başkalarının sahip olduğu bilgiye de dayandı. Beni düşündüren, bir alternatifi uygulamayı, ona kaynak ayırmayı, hatta bir gün ona ihtiyaç duyabileceğimizi hayal etmeyi bıraktığımız için o alternatifin artık kullanılamaz hâle geldiği an. Bağlantının kesilmesi, o zaman zaten var olan bir bağımlılığı görünür kılıyor.
Bu, odadaki insana bakışımı değiştiriyor. Onun gücünün bir bölümü bizim kurduğumuz düzenden geliyor. Vazgeçilen her yedek yol, yetkinin tek elde toplandığı her nokta, bir sistemi vazgeçilmez kılan her karar, bir müdahalenin ne kadar uzağa ulaşabileceğini belirliyor.
Son hareket bir kişiye ait olabilir. O hareketin etkisini büyüten koşulların ise çok daha uzun bir geçmişi vardır.
Dolayısıyla tek bir insan olağanüstü büyüklükte bir aksama yaratabiliyorsa, yalnızca onun bu olağanüstü yeteneği nasıl edindiğini merak etmem. Başkalarının hareket edebilme yeteneğinin nasıl olup da bu kadar az erişim noktasına bağlandığını da anlamak isterim.
Peki bu insan ne ister?
Birçok suç için para, akla ilk gelen cevaptır. Ama benim düşündüğüm insan, paranın tam olarak karşılayamayacağı bir şeyle ilgileniyor olabilir: Başkalarının ne yapmasına izin verileceğine karar verme deneyimiyle.
Devletlerin, kurumların ve milyonlarca sıradan insanın kendi iznini beklemek zorunda bırakılabileceğini göstermek isteyebilir. Tanınmak, intikam almak, ideolojik bir zafer kazanmak ya da dünyayı zihnindeki tasarıma uydurmanın kişisel tatminini yaşamak isteyebilir. Motivasyonunu önceden bilemem. Fakat bu düşünce deneyinin ölçeğinde, güç ve kontrolün en az maddi kazanç kadar dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.
Böyle bir insan her şeyi yıkmakla pek ilgilenmeyebilir. İşleyen bir dünya, ona kontrol edebileceği daha fazla şey sunabilir. İşlemlerin sürmesini, mesajların ulaşmasını, kapıların açılmasını isteyebilir; yeter ki bunların hangi koşullarda gerçekleşeceğini değiştirme yetkisi kendisinde kalsın.
Seçenekler sunmaya devam eden bir sistemin içinde, hangi seçeneklerin mümkün olduğuna bir başkası sessizce karar verebiliyorsa, özgürlük ne anlama gelir?
Burada Matrix’e dönüyorum. Kırmızı ve mavi haplar, rahatsız edici bir gerçeği öğrenmekle tanıdık bir yanılsamanın içinde kalmak arasındaki seçime unutulmaz bir biçim veriyor. Fakat ben o seçimden sonra ne olduğuna takılıyorum. Sistemin nasıl çalıştığını öğrenmek, bu bilgiyle ne yapmamız gerektiği sorusunu cevaplamıyor.
Diyelim ki uyandım. Diyelim ki başkalarının göremediği mekanizmaları görebiliyorum. Bu, neden onların hayatına karar vermeye yeterli olduğum anlamına gelsin?
Bu düşünce deneyi için renkleri ödünç alıp haplardan şapkalara geçmek istiyorum. Onları teknik bir sınıflandırma olarak değil, bir metafor olarak kullanıyorum. Kırmızı, bir sistemin iç yüzünü görmenin yarattığı sarsıntıyı ve bu keşiften hareketle müdahale etme dürtüsünü taşıyor. Beyaz ise koruma iddiasını ve bu iddianın sınanacağı sorumluluğu.
İkisi de içten bir yardım etme isteğiyle başlayabilir.
Bir haksızlığı gören insan, yerleşik kurumların başarısız olduğu yerde harekete geçmek zorunda hissedebilir. Beklemenin de sonuçları olabilir. Ama bir şey yapılması gerektiğine duyulan inanç, yavaş yavaş benim yapmayı seçtiğim her şeyin haklı olduğuna duyulan inanca dönüşebilir. Tereddüt edenler bilgisiz görünmeye başlayabilir. İtiraz edenler suç ortağı gibi görülebilir.
Başkalarını kontrolden kurtarmak isteyen insan, hangi noktada onların itirazını aşılması gereken yeni bir engel olarak görmeye başlar?
Rahatsız edici ihtimal şu: Tahakküm, neden gerekli olduğuna ilişkin samimi bir açıklamayla gelebilir. Onu kuran insan, yeterince zamanı ve yeterince kontrolü olursa sonunda dünyayı adil bir yere dönüştürebileceğine gerçekten inanabilir.
Onun hayalindeki adil dünyada, o dünyayı reddetmeye hakkı olan insanların hâlâ bulunup bulunmadığını bilmek isterim.
İyi hackerın motivasyonunu adlandırmak daha kolay görünüyor: Zararı önlemek, insanları korumak, kötüye kullanımı açığa çıkarmak, özgürlüğü sürdürmek. Bu amaçları anlayabiliyorum. Fakat bize tanıdık gelmeleri, gerektirdikleri seçimlerin üzerinden fazla hızlı geçmemize neden olabilir.
Hangi insanları korumak? Hangi bilgileri açıklamak? İki özgürlük çatıştığında kimin özgürlüğünü gözetmek? Bir insan, tanımadığı kişileri korumaya çalışırken onları ne kadar riske atabilir?
Bir ifşa, bir haksızlığı ortaya çıkarırken savunmasız bir insanı da açığa çıkarabilir. Bir sistemi durdurmak, kötüye kullanılan bir işleyişi kesintiye uğratırken masum insanların ihtiyaç duyduğu bir şeyi de durdurabilir. Teknik beceri, neyin mümkün olduğunu gösterebilir; fakat bunun insanlar için doğuracağı sonuçlar belirsiz kalabilir.
Benim için etik değer, bu sonuçların sorumluluğunu üstlenme isteğini de içermek zorunda. O insan, bildikleriyle varsaydıklarını ayırt edebilmeli, müdahalesinin kapsamını sınırlayabilmeli, yaptıklarının incelenmesini kabul etmeli ve düzeltmeye yer bırakabilmeli. Rızayı elde etmek zahmetli olduğunda da onu önemsemeli. Başarısının hikâyesinde acılarına hiç yer verilmeyecek insanları da hesaba katmalı.
Bu, hırsı ya da gururu olmamasını gerektirmiyor. Ben daha çok, hırsı bir sınırla karşılaştığında ne olduğunu merak ederim. Bu insan, başka birinin seçim yapma hakkının kendi çözümünün kusursuzluğundan daha önemli olabileceğini kabul edebilir mi?
Belki yaptığı iyiliğin ölçülerinden biri, başkalarının onsuz hareket etme yeteneğinin artıp artmadığıdır.
Bunda zor bir cömertlik var. Bir şeyi onarırken kendini vazgeçilmez kılacak bir düzen kurmamak. Bilgiyi erişilebilir hâle getirirken onu kullananları bağımlı tutmamak. İnsanların senin yargını sorgulayabileceği ve gerektiğinde senin yerini bir başkasının alabileceği koşulların oluşmasına yardım etmek.
Dünyayı kurtarmak, bir insana onun üzerinde kalıcı bir yetki vermeyecekse, o insan yine de dünyayı kurtarmak ister mi?
Yapay zekâ ve otomasyon, bu soruyu benim için daha da keskinleştiriyor. Giderek daha yetenekli araçlar, bir insanın niyetinin tek başına gerçekleştirebileceğinin çok ötesinde sonuç üretmesini sağlıyorsa, karar vermekle yapmak arasındaki mesafe ahlaki bir meseleye dönüşüyor. Bir varsayım, herhangi biri onu sorgulama fırsatı bulamadan birçok eylem boyunca yayılabilir. Bu eylemleri başlatan insanın etkisi, anlayabildiği alanın ötesine uzanabilir.
Bir kararı uygulama yeteneğimizle birlikte, onu durdurma, yeniden düşünme ve geri alma yeteneğimizin de büyümesini isterim.
Aynı şey kurumlar için de geçerli. Olağanüstü güç kazanan insanın olağanüstü bir karaktere sahip olmasını umarak bir toplumu güvenli hâle getiremeyiz. Sistemlerin kendisinin de hataların sınırlandırılmasına, yetkinin sorgulanmasına ve bir parça çalışmadığında temel hizmetlerin sürmesine izin verip vermediğini sormalıyız.
Aksi hâlde hikâye bizi, kötü birini yenebilecek kadar güçlü iyi birini beklerken bırakıyor. Geri kalanlarımız ise sonucun ne olacağına bağımlı kalıyor.
Bizi daha yetenekli kılmayı vadeden bir çağ için, hayal etmesi tuhaf derecede edilgen bir gelecek bu.
Bir odadaki insanla başladım. O insanın hâlâ önemli olduğunu düşünüyorum. Birinin cesareti bir felaketi önleyebilir. Başka birinin kontrol arzusu bir felaketin doğmasına katkıda bulunabilir. Motivasyonları, yöntemleri ve sınırları kabul etme istekleri, görebildiklerinin çok ötesindeki hayatları etkileyebilir.
Ama artık o insana bakarken, bu kadar çok şeyi onun erişebileceği alana taşıyan kararları da görüyorum. Buna, kolaylık karşılığında kendi katılımımdan küçük bir parçayı daha verdiğim gündelik kararlarım da dahil.
Kırmızı mı, beyaz şapka mı? O insanın neyi görebildiğini, neyi amaçladığını ve ne yapmaya hazır olduğunu bilmek istiyorum. Biri ona yanıldığını söylediğinde ne olduğunu da bilmek istiyorum.
Ve bir gün bize dünyayı kurtardığını söylerse, bunu gerçekten yapıp yapmadığına kendimiz karar verecek bilgiye, imkâna ve özgürlüğe hâlâ sahip olacak mıyız?