# Trende

> *A Moment of Clarity in Motion*

**Language:** TR
**Source:** wecome1.com - Transparent Awareness

---

Dijital daldırma ve trende an'da olma deneyimi üzerine felsefi metin?
~Trende~

Trenin penceresine vuran ışık, adamın yüzüne ince bir çizgi gibi kaydı. Arkasına yaslandı, dizlerindeki çantayı düzeltti ve etrafa bakındı.

Vagon kalabalıktı ama sessizdi—seslerle değil, ekran parıltısıyla doluydu. Karşısındaki genç kişi başını eğmiş, iki parmağıyla kaydırma yapıyordu. Yanında, bir takım elbise giymiş bir adam, telefonunu avucunun içinde saklar gibi tutuyordu; sanki bir ekranı değil, kendi nabzını kontrol ediyordu. Daha ileride, bir anne, çocuğu yanındayken gözlerini telefonundan kaldırmadan gülümsüyordu; gülümsemesi birine değil, bir bildirime yönelmiş gibiydi.

Adam kendini düşünürken yakaladı: “Neden ben böyle değilim?” “Bu bir eksiklik mi—yoksa kasıtlı olarak seçilmiş bir şey mi?”

Telefonu cebindeydi. Kumaşın içinden varlığını hissedebiliyordu—orada, hazır, açılmayı bekleyen bir kapı gibi. Eğer onu çıkarıp bakarsa, o sessiz kalabalığa kaybolacak ve aynı ritme katılacaktı. Ama ona uzanmadı. Sanki uzandığı anda bir şey kaybedecekmiş gibi hissetti. Ne olduğunu bile adlandıramıyordu: huzur, direnç ya da kendi iç sesinin kırılgan dengesi.

Dışarıda tarlalar geriye akıyordu; içeride herkes aynı yöne bakıyordu: aşağı. Bir an bunu “uyum” olarak okudu. Sonra kelime kendini boşalttı. Bu uyum değildi; ortak bir unutma haliydi. Herkes bir şeylere yetişmeye çalışıyordu ama kimse bunun ne olduğunu söyleyemiyordu.

“Neden ben böyle değilim?” bu sefer daha keskin bir şekilde geri döndü.

Belki, diye düşündü, bu ahlaki bir üstünlük değildi. “Ben daha iyi değilim.” O cümleyi bile düşünmek istemedi. Çünkü biliyordu: o da bir zamanlar ekranlar tarafından yutulmuştu—bildirim sesleriyle şartlandırılmış, parmağının hareketiyle boşluğu doldurmuştu. Bu yüzden soru başka bir yerden geldi: “Beni bundan ayıran ne oldu?”

Tren bir istasyonda yavaşladı. Kapılar açıldı; kısa bir rüzgar girdi. Bazıları indi, diğerleri bindi. O küçük kargaşada bir şey oldu: ekranlar yükseldi, gözler kaldırıldı. Karşısındaki gencin yüzünü ilk kez tam olarak gördü. Genç adamın gözleri yukarıdaydı ama hiçbir şeye odaklanmamış gibiydi; bakışı bir yer arar gibi, havayı boşluk için yokluyordu.

Beklemediği bir cevap içinden geçti:

“Çünkü boşluğa katlanmayı öğrendim.”

Bu cümleyi sevmedi. Çok cesur geliyordu. Hemen kendisine itiraz etti: “Bunu mu öğrendim—yoksa şans mı bana sadece yardımcı oldu? Belki ben de aynıyım, sadece şu anda koşacak bir şeyim yok. Belki de hiçbir yere koşacakmışım gibi davranıyorum.”

Bir an, vagonu bir tiyatro sahnesi gibi gördü. Herkes aynı oyunda aynı rolü oynuyordu: başlar aşağıda, parmaklar hızlı, yüzler sabit. Oyun “Bağlantı” adını taşıyordu ama sahnedeki hiç kimse bir başkasına dokunmuyordu.

Kendini oyunun dışında hissetmenin de bir rol olabileceğini fark etti. “Neden ben böyle değilim?” sorusu, “Gerçekten böyle değil miyim—yoksa sadece farklı bir maske mi takıyorum?” haline dönüştü.

Yine de, telefonunu çıkarmadı. Onun bir erdem gibi değil, bir tercih gibi hissettirmesini istedi. Ve tercihlerin bir maliyeti vardı: bazen sıkılmak, bazen beklemek, bazen de kendisiyle başa çıkmak zorunda kalmak.

“İnsanlar,” diye düşündü, “beklemekten korkuyorlar. Boşluk onları yakalıyor.” “Bir telefon o boşluğu doldurmaz; sadece onu söylenmemiş kılar.”

Kendisiyle küçük bir anlaşma yaptı: “Bir durak boyunca onu çıkarmayacağım.” Sonra anlaşmayı genişletti: “Ya tüm gün boyunca onu çıkarmazsam?” O ikinci cümle onu korkuttu, çünkü cevap hazırdı: “Birçok şey olacak.” Uyarılar, merak, kaçırma korkusu. Ve en önemlisi, o gün içinde kendisiyle yalnız kalmak zorunda kalmak.

Tren bir sonraki durakta tekrar yavaşladı. Kapılar açıldı. Bu sefer, vagonun sonunda bir yaşlı adam ayağa kalkarken zorlandı; ellerindeki alışveriş torbaları kaydı. Kimse hemen fark etmedi—çünkü herkes bakıyordu ama kimse görmüyordu.

Adam ayağa kalktı, iki adımda mesafeyi kat etti, torbaları topladı ve yaşlı adamın kolunu hafifçe destekledi. Yaşlı adam ona teşekkür etti; sesi sessizdi ama gerçekti. Adam, o fısıldanan “teşekkür”ün herhangi bir bildirimden daha ağır olduğunu hissetti.

Yerine dönerken, bir ya da iki kişi başlarını kaldırdı. Kısa, utangaç bakışlar. Sonra tekrar ekranlarına döndüler.

O oturdu. Tren tekrar hızlandı. Vagon tekrar sessizliğine döndü. Ama içinde, şimdi küçük bir netlik vardı.

“Neden ben böyle değilim?” sorusunun cevabı tek bir şey değildi—ne bir karakter özeti ne de bir gurur cümlesiydi.

Daha çok buna yakındı:

“Çünkü bazen, dünyaya geri dönmeyi seçiyorum.”

Telefonu hala cebindeydi. İsterse, onu çıkarabilirdi. İsterse, kalabalığa karışabilirdi. Ama pencereye baktı; tarlalar akıp gidiyordu, direkler geçiyordu, gökyüzü gri ama geniş kalıyordu.

Ve bir süre, o genişliğin yeterli olmasına izin verdi.