# Hiç Susmayan Ses

> *Sessizliği yanlış yerde aradın — kendi dışında, oysa hiç dinlenmeyen tek gürültü, tam da bu kelimeleri anlatan sesti.*

**Language:** TR
**Source:** wecome1.com - Transparent Awareness

---

Durmadan konuşan iç sesim ne anlama gelir?
Tam şu an, sen bunu okurken, kafanın içinde kelimeleri söyleyen bir ses var.

Ben ona işaret edene kadar belki fark etmemiştin. Ama orada — başından beri oradaydı, seninle birlikte okuyordu, ve şimdi belki kendisi hakkında bir şey söylüyor, "hangi ses?" ya da "evet, duyuyorum" gibi bir şey. İşte o. Bu metin işte ondan bahsediyor. Hiç gitmeyen anlatıcı. Tam bu anda, adının konulmuş olmasını yorumlayan o.

Çoğu insan, dünyanın gürültüsünden yorulunca, sessizlik aramaya çıkar. Telefonu kapatır. Şehri terk eder. Bir dağa tırmanır, ya da denizin kıyısına oturur, ya da sessiz bir odanın kapısını kapatır. Ve haklıdırlar, çünkü dış gürültü gerçektir ve yorucudur. Ama dürüst olurlarsa keşfederler ki ulaştıkları sessizlik yalnızca dıştaydı. Oda sessizleşti; kafa sessizleşmedi. Ses onlarla birlikte dağa çıktı, ve deniz kıyısında konuşmaya devam etti, ve sessiz odada, olduysa, daha da gürleşti — çünkü artık onu örtecek hiçbir şey yoktu. Kendi zihninin şehrini terk edemezsin. Nereye gidersen git, anlatıcı çoktan bir bilet almıştır.

Ne yaptığını dinle. Hiç durmaz. Henüz yapmadığın konuşmayı planlar, ve çoktan yaptığını, replikilerini iyileştirerek, prova eder. Beliren her şeyi belirdiği an etiketler: iyi, kötü, benim, tehdit, sıkıcı, sonra. Geleceği, gevşek bir dişi kurcalayan bir dil gibi kemirir. Sen henüz yaşarken kendi gününün hikâyesini sana anlatır. Onu susturma çabalarını bile anlatır — "tamam, şimdi rahatlıyorum, bu güzel, doğru mu yapıyorum?" — öyle ki durgunluk bulma çabasının kendisi, sesin hakkında konuştuğu bir başka şey olur.

Ve tüm bunların altındaki o sessiz felaket şudur: o ses, seninle her şeyin arasında durur.

Bir ağaca baktığında ne olduğunu düşün. Ağacı gördüğünü sanırsın. Ama yakından izle, ve göreceksin ki neredeyse anında ses "ağaç" der — ve gitmiştir bile, çocukken tırmandığın ağaca, bahçendekini budaman gerektiğine, bu türün kışın yaprak döküp dökmediğine. O telaşın bir yerinde, gerçek ağaçla — önünde duran o canlı, kendine özgü, kelimesiz şeyle — hiç karşılaşılmadı. Sen etiketi ve çağrışımları gördün. Ağacı görmedin. Ses, her zaman olduğu gibi, oraya önce vardı, ve sana şeyin kendisi yerine şey hakkında bir düşünce uzattı.

İşte bu yüzden koca bir öğünü yiyip de tadını almayabilirsin. Yemek girdi, çene işledi, ama ses başka yerdeydi — bir kavgayı yeniden oynuyor, yarını planlıyordu — ve tat, ardında kimsenin durmadığı bir kapıya vardı. İşte bu yüzden sevdiğin birinin karşısında oturup da onunla gerçekten *birlikte* olmayabilirsin, çünkü yüzü önündeyken ses anlatır: bir sonra ne diyeceğini, onunla ne kastettiğini, sonra dükkândan neye ihtiyacın olduğunu. Onun gerçek varlığı, orada oluşunun o tek ve yeri doldurulamaz olgusu, tanıksız kayıp gider. Ses konuşuyordu. Hep konuşur. Ve onun konuşması, hayatının yüzeyine serilmiş ince, durmak bilmez bir zar gibidir, öyle ki sen sonsuza dek fotoğrafı görmek yerine altyazıyı okursun.

Şimdi bir şey dene, tam burada. Sesi durdurmayı dene. Sadece on saniyeliğine. Hadi.

Fark ettin, değil mi. Ona sessiz olmasını emredemezsin, çünkü emrin kendisi konuşan sestir. "Sus" bir cümledir. "Sustum mu artık?" bir cümledir. Düşünceden düşünerek çıkmaya çalışmak, suyu elinle düzleştirmeye çalışmak gibidir — onu sakinleştirmek için yaptığın her hareket bir başka dalgadır. Aramaya ilk çıkan herkesi yakalayan tuzak budur: sesi susturmak için sesi kullanamazsın. Alet, kapanmaktan bahsederek kendini kapatamaz.

Öyleyse onu öldüremiyorsan, ne yapabilirsin?

Üç şey, ve savaşmaktan daha sessizdirler.

Birincisi: aralıkları fark et. Ses sürekli gibi görünür, ama değildir — cümlelerden oluşur, ve cümleler arasında dikişler vardır. Önce küçücük olanlar. Bir düşünce bitip bir sonraki başlamadan önceki yarım saniye. Çoğu insan bu aralıkları hiç hissetmez çünkü ses onları öyle hızlı doldurur ki. Ama orada olduklarını bir kez bildiğinde, onları yakalamaya başlayabilirsin — küçük bir açıklık, kelimeler arasında bir nefeslik sessizlik. Ve o açıklıkta, sadece bir an için, ağaç gerçekten görülür, yemek gerçekten tadılır, karşındaki insan gerçekten oradadır. Aralıklar hep cümledeydi. Sen sadece kelimeler arasındaki boşluğu hissedemeyecek kadar hızlı okuyordun.

İkincisi: ses olmadığını öğren. Bu, üçünün en tuhafı ve en özgürleştiricisidir, ve basit bir olguda saklıdır. Sesi *duyabiliyorsun.* Ve duyan, konuşanla aynı değildir. Ses "çok aptalım" dediğinde, fark et: bir cümle var, bir de onu duyan sen. Sen cümle değilsin. Sen, cümlenin kendisine söylendiği kişisin. Bu küçücük ayrım her şeyi değiştirir, çünkü kaynaştığın bir ses seni tümüyle ele geçirir, ama küçük bir mesafeden duyabildiğin bir ses yalnızca bir sestir — hâlâ konuşuyor, evet, ama artık senin bütünün değil. Onu susturmak zorunda değilsin. Sadece onu kendinle karıştırmayı bırakman gerekiyor.

Üçüncüsü: ona itaat etmek yerine, onu izle. Ses endişesine, etiketlemesine, o bitmez yorumuna başladığında, sahip olduğunu bilmediğin bir seçimin vardır. Hikâyenin içine sürüklenebilirsin — ya da hikâyenin anlatılışını, bulutların hareketini durdurmaya ihtiyaç duymadan izlediğin gibi, sadece izleyebilirsin. Ve ses izlendiğinde tuhaf bir şey olur: tutuşu gevşer. İçinde kaybolduğun bir düşünce bütün öğleden sonranı yönetebilir. Aynı düşünce, izlenince — "ah, işte yine o endişe" — yumuşama, geçip gitme, bir emir değil sadece bir hava durumu olma eğilimindedir. Onunla tartışmazsın. Onu kovalamazsın. Sadece ona dönüp bakarsın, ve sabit bir bakışın altında ses kendiliğinden sakinleşir, tıpkı gürültülü insanlarla dolu bir odanın, sakin biri içeri girip yalnızca dinlediğinde yavaş yavaş susması gibi.

Bunların hiçbiri sesi yok etmez, ve onu yok etmek istememen önemlidir. Ses düşmanın değil. O muhteşem bir araçtır — inşa eder, planlar, akıl yürütür, tam bu sayfanın her kelimesini onunla anladın. Sorun sesin var olması hiç olmadı. Sorun, onun hiç dinlenmemesi, ve senin hiç dinlenmene izin vermemesi, ve seninle içinde gerçekten bulunduğun o tekrarsız an arasında durmasıydı. Aradığın şey ölü bir araç değil, sessiz bir araçtır — ihtiyacın olduğunda konuşan ve olmadığında susan bir araç, öyle ki bazen, kelimeler arasındaki aralıkta, hayat sana doğrudan, arada hiçbir şey olmadan ulaşabilsin.

Bunu bir seferde kazanmayacaksın, ve buna ihtiyacın yok. Bugün, sesi fark etmiş olman bile yeter — bir an için okuyanı duymuş, ve ses olmak yerine dinleyen olmanın o küçük, tertemiz boşluğunu hissetmiş olman.

Ses tam şimdi bile, bu son bulurken, son hakkında bir şey söyleyerek konuşuyor. Bırak konuşsun. Ama onun konuşmasının altında, duyanı fark et — ilk kelimeden önce orada olan ve son kelimeden sonra orada olacak sessizliği. O sessizliğe ulaşman gerekmiyor. Sadece orada olduğunu hatırlaman yeter, aralıklarda bekliyor, ne zaman altyazıyı okumayı bırakıp sadece bakmaya hazır olursan.