# Her Şey Ödünç

> *Şu anda, bir gün geri istemek için için yanacağı anları yaşıyorsun — ve tuhaf merhamet şu ki hangileri olduğunu bilemezsin, çünkü bilmemek, yaşamana izin veren tek şey.*

**Language:** TR
**Source:** wecome1.com - Transparent Awareness

---

Neden bir şeyi son kez yaptığımızı hiç fark etmeyiz?
Her şeyin bir son kezi vardır, ve neredeyse hiçbir zaman ne zaman olduğunu bilmezsin.

Annenin seni taşıdığı bir son kez oldu. Küçüktün, ve seni daha önce bin kez yaptığı gibi kaldırdı, ve ikiniz de bunu herhangi bir şeyin sonu olarak işaretlemediniz. Ama bir son kaldırış oldu, bedeninin onunkiyle taşındığı mutlak bir son kez, ve o, her sıradan anın geçtiği gibi geçti — törensiz, vedasız, sıradan bir günün ortasında fark edilmeden. Çocukluğunun bir yerinde, uykuda yatağa taşındığın son kez oldu, ve son kez yere bırakıldığını hissetmedin çünkü uyuyordun, ve ondan sonra hep yürüdün. İmkânsız bir şeyin doğru olduğuna inandığın bir son kez oldu. Belli bir arkadaşınla acıyana kadar güldüğün bir son kez oldu, hayat sizi sessizce farklı yönlere taşımadan önce. Hayatın, baştan sona, bu sessiz son kezlerle örülüdür — ve insan olmanın tuhaflığı, sonların neredeyse hiç kendini ilan etmemesidir. Bize ölümden korkmamız söylenir, o tek büyük son. Ama biz sürekli, hiç fark bile etmediğimiz bin küçük ölümün içinden yaşıyoruz, ve onlar, şeylerin bizi nasıl terk ettiğinin daha gerçek biçimidir: çarpılan bir kapıyla değil, açık olan, ve sonra, tekrar baktığımızda, artık orada olmayan bir kapıyla.

İşte canlı olmakla ilgili anlaşılması gereken ilk şey budur: geçmekten yapılmıştır. Ara sıra olan bir olay olarak geçmek değil, taşın taştan yapılması gibi, onun asıl maddesi olarak geçmek. İçinde bulunduğun her an, sen onu tutarken gidiyor. Okuduğun kelime çoktan ardında kaldı. Ve gitmenin çoğu, senin fark eşiğinin altında olur, ki bu hem bir hayatın büyük kederidir hem de, göreceğimiz gibi, onun sessiz merhametidir.

Başka kimsenin taşımadığı, senin taşıdığın şeyi düşün.

İçinde, tam şu anda, evrende başka hiçbir yerde var olmayan şeyler var. Bir büyükanne sana bir zamanlar bir hikâye anlattı — nerede doğduğunu, kendi annesinin söylemeye alışkın olduğu küçük ve komik bir şeyi, artık var olmayan bir köyün sesini. O artık gitti, ve öldüğünde, olduğu şeyin çoğu onunla gitti, ve kalan, onu tutan birkaç zihne aktı. Ve o hatıralardan bazılarında, sonuncusu sensin. Ona ait bir ayrıntı var ki artık yalnızca sende yaşıyor — yazılı değil, o zamandan beri söylenmemiş, hatırlayışının o yumuşak dokusundan başka hiçbir yerde tutulmuyor. Sen onun son müzesisin. Ve işte bunun baş dönmesi: sen gittiğinde, o ayrıntı da gidecek, tümüyle, sanki hiç var olmamış gibi. Seninle ikinci ve son kez ölecek olan ölülerin parçalarını taşıyorsun, ve bunu tam şu anda yapıyorsun, çabasızca, hangi parçalar olduğunu bile bilmeden. Yaşayan her insan, kaybolmuşların yürüyen bir arşividir, ve o arşivlerin her biri kendi kapanışına doğru yavaşça yürüyor. Sadece insanları kaybetmiyoruz. Onların hâlâ, sönük bir şekilde, canlı oldukları son yerleri kaybediyoruz.

Ve tutuşumuzdan sağ çıkan yalnızca insanlar değil. Mekânlar da — ama orada kayıp ters yönde akar, ve daha tuhaftır.

Bir yerde, bir zamanlar yaşadığın bir ev var, ve şimdi orada bir başkası yaşıyor. Senin için bütün bir kaybolmuş dünyayı barındıran bir mutfakta yemek pişiriyor — öğleden sonra belli bir ışık, çocukken durup ilk kez bir şey hissettiğin tam o nokta. Onun için orası sadece bir mutfak. En çok korktuğun, ya da en çok mutlu olduğun oda, seni hatırlamayan bir oda. Bu, bir insana açık en sessiz kalp kırıklıklarından biridir: mekânlara kendimizi dökeriz, ve mekânlar geri dökmez. O evi sevdin. Ev seni sevmedi; sevemezdi; sadece durdu, ve senin bir zamanlar içinde olduğuna dair hiçbir iz tutmuyor, ve senden sonra başkaları için tam da senden öncekiler için durduğu gibi duracak, bir taşın üzerine kapanan su kadar kayıtsız. Hayatımızı, bize bağlı olmayan bir dünyaya bağlanarak geçiriyoruz. İçinde büyüdüğümüz duvarlar yüzlerimizi çoktan unuttu. Ve bir gün duvarların kendisi yıkılacak, ve unutuş bile unutulacak.

Daha da incelikli bir kayıp var, ve bu ellerde yaşıyor.

Bir yerde yaşlı bir zanaatkâr ölüyor, ve ellerinde onu sağ bırakmayacak bir bilgi var. Olgular değil — olgular yazılabilir. Daha derin bir şey: kilin ne zaman hazır olduğunun tam hissi, ahşabın keskiye nereye gideceğini söyleyiş biçimi, parmaklardaki, kurulması elli yıl süren ve tek bir kez bile kelimelere dökülmemiş bir doğruluk, çünkü dökülemezdi. Belki onu öğretmeye çalıştı. Ama bazı şeyler devredilemez; yalnızca yaşanabilir, yavaşça, tek bir bedenin içine, ve o beden durduğunda, bilgi onunla durur, ve dünya, kimsenin asla tam olarak ölçemeyeceği bir biçimde sessizce daha yoksuldur. Kendimize bir ilerleme hikâyesi anlatırız, hep biriktiren, hep kazanan bir insanlığın. Ama bu yalnızca yarı doğrudur. Kazanmanın yanında, muazzam ve sürekli bir kaybetme var — diller susuyor, bir son konuşanın ardından bir başkası, beceriler çözülüyor, dünyayı görme biçimleri, onları tutan son zihin kapandığında sönüyor. Her nesil yalnızca yazılan bir kütüphane değildir. Aynı zamanda yanan bir kütüphanedir, sessizce, kimsenin izlemediği odalarda. Ve sen o odalardan birisin. Bir şeyi nasıl yapacağını biliyorsun, ya da bir şeyi anlıyorsun, ya da bir şeyi bir biçimde seviyorsun ki o da seni tam olarak sağ bırakmayacak.

Ve sonra, tüm bunların altında, hepsinin en tuhaf geçişi var — sana en yakın olanı, asla kaçamayacağın olan, çünkü o sensin.

Kendi yüzünü hiç gerçekten görmedin. Bir an bunun üzerinde dur, çünkü kulağa imkânsız geliyor ve tümüyle doğru. Aynalarda ters bir versiyonunu gördün. Fotoğraflarda donmuş parçalar gördün, ve videolarda, kendini hissettiğin o sene hiç tam benzemeyen, tuhaf, yassılaşmış bir şey. Ama seni seven herkesin bin kez baktığı o canlı, hareket eden, konuşan yüz — onlar için, yalnızca ve yanılmaz biçimde sen olan yüz — o yüzü, bütün hayatın boyunca tek bir kez bile görmeden geçireceksin. Dünyadaki sana en yakın şey, kendi başının ta önü, kalıcı olarak kendi gözlerinden öteye dönük. Şimdiye dek tanıştığın herkes senin hakkında bir şey biliyor, senden bir şey görüyor, ki sen kendin ona asla erişemeyeceksin. Sen, en birebir anlamda, kendi görünüşüne bir yabancısın — ve eğer yüzün bile, kendi yüzün bile, asla tam olarak erişemeyeceğin ya da tutamayacağın bir şeyse, o zaman anların ve insanların ve mekânların da parmaklarının arasından kaymasına belki de şaşırmamalısın. Örüntü en baştan oradaydı, en derin katmana yazılmıştı: en çok senin olan şey yine de, bir biçimde, yalnızca ödünç. Sen bile kendi içinden geçiyorsun, ne olduğunun bütününü göremeyerek, aynı nefeste gelip giderek.

İşte bu, tüm bunların çevresinde döndüğü hakikat: hayatına sahip değilsin. Onun içinden geçiyorsun. Anlar, taşıdığın insanlar, hayaletini tutan odalar, ellerindeki bilgi, başının ta önündeki yüz — hiçbiri saklanmıyor. Hepsi ödünç, ve ödüncün şartları sana hiç açıklanmadı, ve hepsi herhangi bir saatte, uyarısız geri çağrılabilir. Bu, her türlü tesellisinden soyulmuş insanlık durumudur, ve bunu bu kadar açık görmenin dayanılmaz olacağını bekleyebilirsin.

Ama işte dönüş, ve o her şeydir.

Bilmemek — tüm o son kezlerin fark edilmeden kayıp gitmesine izin veren o körlüğün ta kendisi — yalnızca bir hayatın kederi değildir. Aynı zamanda bir hayatı yaşanabilir kılan merhamettir. Bilseydin bir düşün. Sana önceden söylenseydi bir düşün: bu, çocuğunu taşıyacağın son kez; bu, arkadaşınla son konuşma; bu, bu evdeki son öğleden sonra. Buna katlanamazdın. Her sıradan an, son olmanın dayanılmaz ağırlığı altında çökerdi. Son paylaşılan şakaya gülemezdin, çünkü ağlıyor olurdun. Körlük bir zulüm değildir. Hayatının dışında durup her anı, o giderken yasını tutmak yerine, seni gerçekten hayatının içinde olmaya bırakan tek şeydir. Bilmemek üzere yapıldık, ki yaşayabilelim.

Ve bunu bir kez gördüğünde — her şeyin geçtiğini, ve ne zaman olduğunu tam bilmekten merhametle esirgendiğini — tuhaf bir kapı açılır. Çünkü hiçbir şeyin saklanmaması, tam da herhangi bir şeyi değerli kılan şeydir. Asla kaybedilemeyecek bir şey, asla kıymetli olamazdı; kalıcılık ve kıymet bir arada var olamaz. Her şeyi ışıldatan, gidiştir. Bir anın güzel olabilmesinin sebebi, onun acıtmasının sebebiyle aynıdır: kalmayacak. Çocuğun sonsuza dek küçük olsaydı, küçüklük hiçbir şey ifade etmezdi. Öğleden sonra ışığı hiç solmasaydı, tek bir kez bile başını kaldırıp ondan etkilenmezdin. Korktuğun geçicilik, anlamın düşmanı değildir. Onun kaynağıdır. Her gelip geçici şey, aynı tek olguyla hem gelip geçicidir hem kıymetli, iki kez söylenmiş.

Böylece sonunda, elinde bir uyarı değil, bir davet kalır, ve o, umutsuzluktan ya da sahte teselliden daha sessizdir. Anlarından hangilerinin son olduğunu bilemezsin. Hiçbirine tutunamazsın. Ama bazen, bir anın içinde, hâlâ onun içindeyken uyanabilirsin — karşındaki insana bakıp, onun burada, şimdi, canlı olduğunu, ve bunun kalmayacağını, ve kalmayışının tam da onu kutsal kılan şey olduğunu içine düşürebilirsin. Ölüleri biraz daha şefkatle taşıyabilirsin, onların son müzesi olduğunu bilerek. Bir odada durup, acılık olmadan, onun seni unutacağını hissedebilir, ve yine de onu sevebilirsin. Geçme olgusunun seni korkak yerine nazik kılmasına izin verebilirsin — geçmekte olan başkalarına, ve olman için sana verilecek en gelip geçici ve tekrarı olmayan şey olan kendine karşı.

Her şey ödünç. Her şey. Ve şartların senden istediği tek şey, onun bütün, tekrarı olmayan armağanı karşılığında, fark etmen — o buradayken, sen buradayken, ışık hâlâ, bir kez daha, işaretlenmemiş ve sıradan bir an boyunca, tam da düştüğü gibi düşerken.

Fark etmeyi her zaman hatırlamayacaksın. Kimse hatırlamaz. Ama şimdi fark ediyorsun. Ve şimdi, tüm bunların olacağı tek yer, her zaman buydu.

13.08.2026