Sağlık mı Kâr mı?

Modern İlaç Endüstrisinin Sistematik İkilemi

6 dk


İlaç endüstrisi neden hasta sağlığını değil de karı ön planda tutar?

Modern tıp ve ilaç endüstrisi, geçtiğimiz yüzyılda büyük başarılara imza atarak insan ömrünü uzatmış ve ölümcül hastalıkları tarihe gömmüştür. Ancak bugün, sağlık sektörü, birincil amacı olan "insan sağlığını korumak ve iyileştirmek" ile hissedarları için "kârı maksimize etme" yükümlülüğü arasında tehlikeli bir eksen kayması yaşamaktadır. Bu yozlaşma tesadüfi değildir; sistemin üzerine inşa edildiği ekonomik teşviklerin doğal, ancak bir o kadar da yıkıcı bir sonucudur.

Kronik Hastalıklar ve "Sürdürülebilir" Müşteri Modeli

İlaç endüstrisinin en büyük gelir kaynağı, hastayı tamamen iyileştiren tek seferlik tedaviler değil, hastanın ömür boyu kullanması gereken kronik hastalık ilaçlarıdır. Bir hastalığı kökünden yok eden bir aşı veya gen terapisi tıbbi bir mucize olsa da, finansal olarak sürdürülebilir bir model sunmamaktadır.

Gerçekten de, finans devi Goldman Sachs'ın biyoteknoloji yatırımcıları için hazırladığı 2018 tarihli bir raporda açıkça sorulan "Hastaları iyileştirmek sürdürülebilir bir iş modeli midir? " sorusu, durumun ciddiyetini özetlemektedir. Raporda, tek seferlik tedavilerin uzun vadeli kar akışlarını kestiği belirtilmiştir. Sektörün soğuk ve acımasız iş kuralı şudur: İyileşen bir hasta, kaybedilmiş bir müşteridir. Bu nedenle, büyük yatırımlar hastalığı sona erdirmeye değil, hipertansiyon, kolesterol, diyabet veya depresyon gibi durumların semptomlarını baskılayarak hastayı ömür boyu sisteme bağımlı hale getirecek ilaçlara yönlendirilmektedir.

Ar-Ge Efsanesi ve Gerçeklik

İlaçların yüksek maliyetini savunurken en sık kullanılan argüman, "Milyarlarca dolarlık Ar-Ge (Araştırma ve Geliştirme) maliyetleri ve uzun test süreçleri"dir. Ancak bu maliyetlerin ne kadarı gerçekten yenilikçi tedavilere harcanmaktadır?

Veriler, gerçeğin oldukça farklı olduğunu göstermektedir. Dünyanın en büyük ilaç şirketlerinin çoğu, Ar-Ge'den çok daha büyük bütçeleri pazarlama, reklam ve lobicilik faaliyetlerine ayırmaktadır. Ayrıca, piyasaya sürülen "yeni" ilaçların önemli bir kısmı, aslında yeni moleküler keşifler içermeyen, ancak mevcut ilaçların patent ömrünü uzatmak için küçük formül değişiklikleri içeren "benzer" (me-too) ilaçlardır. Ek olarak, birçok çığır açan temel tıbbi araştırma başlangıçta devlet destekli üniversitelerde kamu fonlarıyla (vergi mükelleflerinin parasıyla) yürütülür; bir molekül umut vaat ettiğinde, şirketler tarafından satın alınır ve ticarileştirilir. Bir risk söz konusudur, ancak bu risk şirketlerin iddia ettiği kadar tek taraflı değildir.

Reçetenin Kaynağına Müdahale Etmek: Hekimlerin "Temsilcileşmesi" Şirketlerin devasa pazarlama bütçelerinin en stratejik hedefleri doğrudan hastalar değil, sistemin bekçileri olan hekimlerdir. Bir ilacın piyasadaki kaderi, onu reçete eden doktorun tercihlerine göre belirlenir. Bu noktada, ilaç şirketleri hekimleri sponsorlu kongreler, "danışmanlık" ücretleri, araştırma hibeleri, ücretsiz numuneler ve sürekli ofis ziyaretleriyle yakından markalamaktadır.

Bu yoğun ilgi ve yönlendirme, zamanla etik sınırları aşındırabilir ve hekimi bağımsız bir sağlık profesyonelinden, farkında olsun ya da olmasın, belirli bir şirketin "gönüllü temsilcisine" dönüştürebilir. Örneğin, ABD'deki Sunshine Yasası (Açık Ödemeler Veritabanı) gibi şeffaflık yasaları aracılığıyla ortaya çıkan veriler çarpıcı bir gerçeği kanıtlamıştır: İlaç şirketlerinden finansal destek, yemek veya hediye alan doktorların, bu şirketler tarafından üretilen belirli ilaçları reçete etme eğilimi istatistiksel olarak çok daha yüksektir – ki bu ilaçlar genellikle jenerik muadillerinden çok daha pahalıdır. Bu "teşvik edilmiş olma" durumu, hastanın nesnel olarak en iyi tedaviyi değil, en agresif şekilde pazarlanan tedaviyi alma riskini yaratır.

Patent Tekeli ve Fiyat Manipülasyonu

Bir ilaç şirketi yeni bir ilaç geliştirdiğinde, genellikle 20 yıllık bir patent hakkı elde eder. Bu, o dönem boyunca ilacın tek yasal satıcısı olma hakkıdır, yani bir tekeldir.

Sağlık hizmetlerinde serbest piyasa kurallarının işlememeye başladığı nokta burasıdır. Bir hasta, "Fiyatı çok yüksek, almayacağım," diyerek hayat kurtarıcı bir ilacı reddetme lüksüne sahip değildir. Bu çaresizlik, şirketlere ilacın fiyatını istedikleri gibi manipüle etme gücü verir. Bunun en çarpıcı örneği, ABD'de Martin Shkreli'nin (Turing Pharmaceuticals) HIV hastaları tarafından kullanılan 60 yıllık Daraprim adlı ilacın patentini satın alıp fiyatını bir gecede 13,5 dolardan 750 dolara (yüzde 5000'den fazla) çıkarmasıdır. Benzer şekilde, formülü onlarca yıl önce keşfedilen insülinin fiyatının bile belirli şirketlerin tekeli altında sürekli artırılması, kar hırsının insan hayatını nasıl rehin aldığının en açık göstergesidir.

Koruyucu Hekimliğin Sistematik Bastırılması

Bu denklemin en karanlık tarafı, "Koruyucu Hekimlik" kavramına yönelik yaklaşımdır. Koruyucu hekimlik, doğru beslenme, toksinlerden kaçınma, stres yönetimi ve aktif bir yaşam tarzı aracılığıyla hastalıkları hücresel düzeyde, daha ortaya çıkmadan önlemeyi amaçlar.

Ancak, mevcut sağlık sektörü koruyucu hekimliğe yatırım yapmak veya onu teşvik etmek için hiçbir motivasyona sahip değildir. Çünkü sağlıklı bir diyet, iyi bir gece uykusu veya egzersiz patentlenemez. İnsanların hastalanmaması, devasa hastane zincirlerinin, yüksek teknolojili görüntüleme cihazı üreticilerinin ve milyar dolarlık ilaç şirketlerinin para kaybetmesi anlamına gelir. Sistem, "sağlıktan" değil, "hastalık yönetiminden" para kazanmak üzere tasarlanmıştır. Bu nedenle tıp fakültelerinde beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri eğitimi neredeyse yok denecek kadar azken, her semptom için yazılmaya hazır bir ilaç reçetesi bulunmaktadır.

Sonuç

Sonuç olarak; modern tıp sistemini tamamen reddetmek rasyonel değildir; modern tıbbın acil müdahaleler, cerrahi ve bulaşıcı hastalıklardaki başarıları tartışılmazdır.

Ancak, kronik hastalıkların yönetiminde ve sağlık politikalarının belirlenmesinde, kâr odaklı şirketlerin insan sağlığı üzerinde kurduğu bu hegemonya artık sürdürülebilir değildir. İnsan yaşamının ticari bir metaya, hastaların ömür boyu abone müşterilere ve hekimlerin satış temsilcilerine dönüştüğü bu eksen kaymasını düzeltmek, sadece tıbbi bir zorunluluk değil, aynı zamanda yasal, ahlaki ve sistemsel bir zorunluluktur.

Share: Facebook X LinkedIn WhatsApp Telegram
Authors: &